Bir ülkenin kalkınması için önce “okul” mu yapılmalıdır, yoksa “fabrika” mı?

Okul; eğitim, öğretim yuvası.
Fabrika; istihdam, üretim, ekmek kapısı.
Tavuk-yumurta ilişkisi gibi okul-fabrika birbiriyle iç içe gibi görünse de bir sorunun iki doğru cevabı olamaz.
Hızla kalkınmak için ya önce okul yapacak, sonra fabrikalar kuracağız; ya da önce fabrika yapacak ve sonra okullar yapacağız.
Bizim toplumumuzda birçok konuda olduğu gibi bu konuda da “okul önceliği” şartlanması vardır.
Yüz elli yıldır devlet imkanlarını öncelikle okullaşmaya ayıran ülkemizin hala kalkınamamış olması bize bir şeylerin yanlış olduğu konusunda şüphe vermiyor mu?
Son elli yılımıza bakalım. Devlet bütçelerinin savunmadan sonraki en büyük payı okullaşmaya ayrılmış.
Ama halen biz “muassır medeniyyet” hedefine ulaşamamışız.
Bir eğitimci olarak eğitime karşı olmam mümkün değil.
Ancak, eğitim için okullaşma mutlak şart mıdır, değil midir, sorusunu da cevaplandırmakta yarar var.

Öğretmenlik yaptığım Kastamonu’da BÜK ŞEKER FABRİKASI vardı. Okulumuz öğrenci velilerinin bir kısmı bu fabrikada çalışıyorlardı. Bu öğrenciler okulun en iyi giyinen öğrencileriydi. Fabrikanın servisi her gün öğle arasında okula gelir, öğrencileri alır, şehrin 15 km dışındaki fabrikadaki lojmanlarına götürür, çocuklar evlerinde annelerinin sıcak yemeklerini yer, sonra da aynı servis onları alır, okul getirirdi. Okuldaki öğretmenin öğle arasında 800 metre ilerideki şehir merkezine gidip gelemediği bir ortamda bu fabrika işçilerinin çocukları evlerine gidip gelebilirlerdi.
Merak ettim ve bir hafta sonu fabrikanın bulunduğu Bük Köyüne gittim. Köylülerle konuştum. Lojmanları gezdim.
Lojmanlar Kastamonu’daki evlere kıyasla oldukça lüks donanıma sahipti. Şehirde çok kişinin siyah beyaz televizyonu dahi yokken fabrika işçilerinin hemen hemen hepsi yeni çıkan renkli televizyona sahip olmuşlardı.
Lojmanda kalmayan işçilerin bağı bahçesi vardı ve planlı olarak yapılmış 500 metre bahçeli müstakil evlerde kalıyorlardı. Hepsinin en az bir arabası, çoğunun da artı traktörü vardı.
Yaşlı bir amcanın sözleri hala kulaklarımdadır. Aynen aktarıyorum.
“evladım. Buralar kıraç, susuz ve taşlık yerlerdi. Bir ağaç bile yetişmezdi. Halk fakir, aç sefildi. Rahmetli Adnan Menderes iktidara geldikten sonra buraya şeker fabrikası kurmaya karar verdi. O zamanın ana muhalefeti çok dalga geçti. Allah’ın taşlık, kıraç dağına neyin fabrikası kurulacak, yalancı bunlar, devlet paralarını ona buna peşkeş çekmek için halkı kandırıyorlar dediler. Aslında bizler de pek ihtimal vermiyorduk. Biz de inanmıyorduk. Fabrika dediğin büyük şehirlerin merkezlerinde kurulur diye düşünüyorduk. Şeker o vakitle kıt bulunan önemli bir ihtiyaçtı. Allah’ın dağına kurulacak bu fabrika neyle şeker yapacak diyorduk.
Fabrika hızla kuruldu. Üretime geçti. Bu arazilerde şeker pancarı üretimi yapılmaya başlandı.
Sonra işte gördüğün bu cennetten bir bahçe gibi duran bük köyü ve çevresi ortaya çıktı. Bu bölge tüm geçimini bundan sağlıyor, tüm zenginliğini buna borçlu. Allah Adnan Menderesten binlerce kez razı olsun”
Gerçekten de bu yemyeşil coğrafyanın bir zamanlar taşlık, kıraç ve kupkuru bir yer olduğunu hayal etmek bile o kadar zordu ki.
Sadece bük köyü değil, o bölgedeki tüm köylerde aynı canlılık var. Her evden bir işçi var. Her tarla fabrikaya ürün yetiştiriyor.
Bölgedeki insanlar geçimlerini bu fabrikadan sağlıyorlar. Hepsi en fazla ilkokul mezunu.
Ama çocuklarının hepsi en iyi şartlarda okuyorlar. En iyi okullara gitme imkanına sahipler.
Aynı Kastamonu’da Göl köyde bulunan Göl Köy Enstitüsü var.
Kastamonu’nun bir başka istikametinde ve şehre 15 km kadar uzaklıkta bir yer. Cumhuriyetten sonra İnönü döneminde okullaşma çalışmalarının bir ürünü olarak yapılan bu okul, geniş bir araziye kurulmuş. İçinde her türlü imkan var. Bölgedeki en zeki çocukların alındığı ve yatılı olarak okutulduğu bir okul. Tam bir kamp hayatı gibi. Toplumdan, şehirden, ailesinden, halktan izole bir ortamda sadece öğretmenlerin şekillendirmesine mahkum edilmiş bir eğitim. Mezun olanların hepsi öğretmen olarak ülkenin değişik yerlerine atanmışlar.
Bir öğrenci velim de buradan mezun olmuş öğretmendi. Kendisiyle bir konuşmamız esnasında şöyle dedi. “hocam, bizim okulda okuyup da öğretmen olan arkadaşlarımın içinde oruç tutan ve cumasını kılan çok nadir kişilerden biri benim. Ben de çok sonralarda başladım. Bizim aldığımız eğitim bizi Allahtan, Kur’an’dan, dinden, imandan uzaklaştıran (seküler) bir eğitimdi.”
İşin ideolojik ve inanç kısmı bir tarafa ama aynı sınıfta okuyan Bük Şeker Fabrikasında çalışan işçilerin çocuklarıyla Göl Köy Enstitüsünden çıkmış öğretmenin çocuğu arasındaki yaşam standardı bile bize okul-fabrika önceliği konusunda açık bir fikir veriyordu.
Ben bu farkı gözlerimle gördükten sonra iyice kanaat getirdim ki, önce üretim binası, sonra eğitim binası gerek.
Fabrikalar okul yapabiliyor ama okullar fabrika yapamıyor.
Eğitimi, mecbur kaldığınızda okul dışında da yapabiliyorsunuz, ama toplu üretim için fabrikalar şart.
Okulların fabrikaları yok ama fabrikaların okulları var.
Okulların içine fabrika kuramıyorsunuz ama fabrikaların içine okul açabiliyorsunuz.
Öyleyse ülkemizin hızla kalkınması için önce fabrika, sonra okul.
Öyle değil mi?

Ahmet Karakaşlı

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ahmet Karakaşlı - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Manşet Aydın Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Manşet Aydın hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Aydin Markaları

Manşet Aydın, Aydin ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (256) 315 77 79
Reklam bilgi