Sömürü Treninden Atlamak

“Ruhlardaki çölün büyüdüğü şu modern dünyada” yaşayan, ‘aldatıcının’ insanda ve doğada yarattığı tahribatı görmemeyi seçen, “sunulmuş yaşam olabilirliklerinin rezilliği” ile “utanç verici uzlaşmalara” girişmekten geri durmayan, artık hiçbir ahlâk kuralı da kalmamış “çoğunluğun”; insanlık adına büyük bir “hayal kırıklığından ibaret” olduğunu, söylemiştik önceki yazımızda. Andrey Tarkovski’nin filminde Rublev’in “İnsanlık zaten aptallığa ve alçaklığa teslim edildi ve şimdi sadece kendini tekrarlıyor” dediği gibi bir ‘kısır döngü’ mü bu, yoksa birilerinin dediği türden bizi ‘insanlığın gelişmesinin sonuna’ götüren ‘ilerleyiş’ mi yahut ‘tarihsel evrimin zorunlu konağı’ veya ‘insan toplumunun yalnızca yeni bir biçimi’ midir; henüz tam olarak bilemiyoruz…

Ancak ‘karanlık bir çağda’ yaşadığımız kesin! Cilalısı, tuncu, demiri, aydınlanmalısı, moderni, postmoderni, uzaylısı filan derken, insanlık, dönüp dolaşıp “mahvediş” çağına geldi... Hem kendini mahvediyor hem üzerinde yaşadığı dünyayı! Nietzsche’ye göre “İster bir insanda ya da toplumda, ister bir kültürde olsun uykusuzluğun, geviş getirmenin, tarih duygusunun bir sınırı vardır. Bu sınıra gelip dayandı mı, yaşayan bundan zarar görür ve sonunda yok olup gider”… Zaten Hegel de Marx da insan toplumlarının gelişmesinin sonsuza kadar süreceğine inanmıyorlardı. Fukuyama’ya göre; -birincisi için ‘liberal devlet’, ikincisi için ise ‘komünist toplum’ olsa da- beklentileri gerçekleşemeyen her iki düşünür de tarihin sonunu var sayıyordu.

Bazı ‘saadet dönemleri’ ya da ‘iyi niyetli denemeler’ olduysa da tarihi süreçte insanlık adına hiçbir şey yolunda gitmedi. Dünyanın herhangi bir yerinde var olan ‘güzel hayatlar’ da başka kıtalardan gelenlerce ya yağmalandı, ya yok edildi, yakıldı, yıkıldı… Ve ‘uygarlık’ denilen mevcut ‘şey’ bu helâket, felâket, savaş, kan ve yıkımların üzerine kuruldu. Dolayısıyla; Tarkovski’nin filminde Rublev’in “kendini tekrarlıyor” dediği gibi döngünün ‘yine yıkımla’ devam edecek olması pek de şaşırtıcı değil. Batı’nın doğuyu, güneyi ve yeni kıtaları kana bulayarak, yıkarak, sömürerek elde ettiği ‘kapital’ ile kurduğu, ‘cesetler üzerine inşa edilmiş’ düzenin sonunun da ‘yıkım’ olması kaçınılmaz! Her ne kadar mevcut sömürü düzeninin ‘batının doğası gereği’ gerçekleştiği gerçeği sabit olsa da belirtmek gerekir ki böyle bir sömürü düzenini  ‘batı’ değil -kuzey, güney, doğu fark etmez- diğerlerinden herhangi biri de kursaydı yine olacak olan değişmeyecek; ‘üzerine kurulduğu şey ne ise sonu da o’ olacaktı.

Hâsılı kelam; ‘insan kendi kendine zulmetti’! Her yönüyle dışındaki dünyayı sömüren insan, tükenmenin eşiğine geldi. Tıpkı bir kanser hücresi gibi üzerinde yaşadığı dünyayı, içinde yaşadığı doğayı yıkıma uğratan, mahveden insan sınıra gelip dayandı ve artık kendisi de mahvoluyor. Peki ‘varoluşu tehdit eden risk olmak için kendisinden başka bir şeye ihtiyaç duymayan insan’ daha önce felaketleri atlattığı gibi bu kez de atlatabilecek mi? Binlerce yıllık tarihinde birçok hastalık ve doğal afete rağmen yaşamayı sürdürebilen insan bu kez daha önce atlattığı yıkımların hiçbirine benzemeyen, insan ve doğasındaki hasarı hiç dikkate almayan ‘kendi eseri’ olan bu ‘yıkımdan’ kurtulabilecek mi?

Ama sanırım asıl soru şu: Bilim ve tarım üzerinden gerçekleştirilmeye başlanan yeni organizasyonlar ve üretilecek organizmalarla biokontrol mekanizmaları kurmaya çalışan ‘küresel dijital gözetlemeci kapitalist’ sömürü odaklarının ‘bu yıkımı durdurmak gibi bir amacı var mı?’… Cevap aslında net: Yok! Olsaydı, yıkımı durdurmak isteselerdi ‘mış’ gibi yapmak yerine uzunca sayılabilecek bir süredir bu konulara kafa yoranlar tarafından işaretlenen ‘mevcut paradigmadan acil çıkış’ kapılarını kullanmayı deneyebilirlerdi. Dolayısıyla “gezegenin hayatta kalmasıyla bağdaşmaz” anlayıştaki sömürü odaklarından bir ümit yoktur ve olamaz.

Özetle; sermayenin, azgın hırslarını karşılayamayan yeryüzünde ‘şeytan boynuzlarıyla açtığı’ karanlık ve geri dönülemez ‘tünellerinde’ kaybolmadan önce, makinistinin insan olamayacağı ya da ancak insanlıktan çıkmışlar veya onların kontrolünde robotlar olabileceği, vagonlarında istiflenmiş insanlığı “eşitsizlik virüsü” ile süratle mahvoluşa götüren Küresel Kapitalist Sömürü treninden ‘bir an önce atlamak’ dışında çare kalmamış görünmektedir. Peki, buna kimin cesareti var? Belki pek az insanın! Bilemiyoruz… Orhan “Baba” Gencebay’ın dediği gibi: “…Belki bir çıkmazın ortasındayız/Belki de bir yanlışın inadındayız/Değişmem gerek şu düzenimi/İçten hançerle beni böleni/Yok etmem gerek…”

Mehmet AKTAŞGİL 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Aktaşgil - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Manşet Aydın Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Manşet Aydın hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Manşet Aydın editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Manşet Aydın değil haberi geçen ajanstır.



Aydin Markaları

Manşet Aydın, Aydin ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (256) 315 77 79
Reklam bilgi