“Sadece beyazlar ırkçıdır”

“Katır, at, fil güdücüsünün emrindedir, güdücü çavuşunun, çavuş teğmeninin, teğmen yüzbaşısının, yüzbaşı binbaşısının, binbaşı albayının, albay tugay komutanının, tugay komutanı da kraliçenin hizmetkârı olan kral naibine tâbi generalin emrindedir…” şeklindeki sözleriyle kafasındaki ‘sömürü hiyerarşisini’ ifade eden, insanları öldürüp ülkeleri işgal ederek sömürgeleştirmesini ‘ırkının doğal hakkı’ olarak gören ‘Beyaz Adam’ın edebi açıdan hiçbir değeri olmayan “Beyaz Adamın Yükü̈” adlı şiirinden buraya bir tek satır bile yazmayacağım.

Fakat “ırkçı, emperyalist, ahlaksız, duygusuz, iğrenç ve alçak” Beyaz Adam’ın o habis ve iltihabi şiirinde bahsedip övdüğü “zalim anlayışın” trajedilere boğduğu hayatlardan birini yaşayan ve bu hayattan büyük edebi eserler çıkaran ‘Altın Yürekli’ bir adamdan bahsedeceğim. Altın yürekliliği aldığı bu isimli ödülden ziyade yaşadığı dünyaya, taşa, toprağa, suya, doğaya, hayvana, bitkiye, insanın yaşamakta olduğu acıya karşı son derece duyarlı oluşundan kaynaklanan Cengiz Aytmatov’dan…

Onun bu denli duyarlı oluşunda küresel emperyalistlerin çıkardıkları İkinci Dünya Savaşı yıllarında ‘Sovyet Sosyalist Zulmü’ tarafından evden alınarak bir daha göremediği ‘baba trajedisi’ mutlaka etkili olmuştur. Annesi ve kardeşleriyle yirmi yıl umutla döneceğini bekledikten sonra, on dokuz yıl önce kurşuna dizilerek katledildiğini öğrendiği babası için ‘bir anıt dikememiştir’ Kırgız yazar ama ‘iç dünyasından taşan fazlalıkla’ babasına ithaf ettiği “Toprak Ana” gibi dev eserler yazmıştır.

Dadaist ve sürrealist olarak tanınmakla birlikte, büyük oranda bir gerçekçilikle “sadece beyazların ırkçı olduğunu düşünen” beyaz ırkın yüz ‘ak’larından biri olan eylemci, komünist, şair ve yazar Louis Aragon’un “İşte şimdi şurada, Villon'un, Hugo'nun, Baudelaire'in Paris'inde... Her şeyi görmüş, geçirmiş, okumuş şu Paris'te, Werther, Berenice, Antoine ve Cleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile'yi okudum” diyerek yere göğe sığdıramayıp, “Dünyanın en güzel aşk hikâyesi” olarak nitelendirdiği ‘Cemile’ adlı eserinde ‘kadın sorunlarına’ değinen Cengiz Aytmatov; diğer eserlerinde de tabiatın, hayvanın, bitkinin ve insanın sorunlarına kayıtsız kalamaz...

Mesela; kendi baba trajedisinden ilhamla babasını bekleyen küçük bir çocuğun iç dünyasını anlattığı ‘Beyaz Gemi’sinde ‘ağaç katliamından’ da söz açmadan edemez. Dişi Kurdun Rüyaları’nda ‘geyikleri katleden’, Şafak Sancısı’nda “İstersem gölleri, nehirleri, kuruturum; istersem bozkırları sürer çöllere çeviririm; istersem hepsini bir anda yakarım” diyen “zalimlerden” bahseder. Kassandra Damgası romanında ise ‘kimseyi inandıramayan’ kahramanının üzerinden “dünyanın büyük bir felakete sürüklendiğini” anlatarak tüm insanlığı “düşünmeye çağıran” büyük yazar, içinde yaşadığımız küresel emperyalist sistemin ‘kitleleri ideolojilerle kandırarak kendine körü körüne bağladığını’ söyler.

Hayatı boyunca gerçekleri yazmaktan hiç vazgeçmemiş olan Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında ‘mankurtlaştırılan’ insanı şu sözlerle anlatır: “Belleğini yitirerek geçmişini hatırlamayan Mankurt kim olduğunu, soyunun-sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını, babasını bilmezdi. İnsan olduğunun bile farkında değildi. Benlik bilincini kaybettiğinden ‘efendisine’ iktisadi açıdan büyük avantajlar sağlardı… Mankurt, köleler arasında kaçmayı, karşı koymayı, başkaldırmayı düşünmeyen, alışılmışın dışında tek varlıktı. Köpeklerin sahiplerini dinlemeleri gibi Mankurt da efendisinin sözünden dışarı çıkmazdı... Efendisinden başkasının sözünü dinlemez, bedeninin gereksinmelerinden başkasını düşünmezdi.”

Özetlersek; Cengiz Aytmatov tüm eserlerinde; “ırkçı, emperyalist, ahlaksız, duygusuz, iğrenç, alçak” Beyaz Adam’ın hastalıklı zihniyetini, hem dünün hem bugünün insanına hem yeryüzündeki tüm varlığa zulmünü çok çarpıcı ve gerçekten de yüksek edebi üslubuyla anlatmıştır. İnsanlığın korkularından beslenen, laboratuvarlarında ürettikleri salgınlar, kontrol mekanizmaları ve fabrikalarında seri halde çoğalttıkları yoksullukla egemenliklerini sürdüren küresel sömürgenler tıpkı yarasa gözünün ışıktan rahatsız olması gibi sağlıklı insana tahammül edemediğinden duygu, düşünce ve belleğin çatışmalarının sonucu olarak benliğini kaybederek yaşam ile ölüm arasında ‘anlamsızlık’ çukuruna düşen, dolayısıyla nevrotik kaygıların esiri olmuş ‘Mankurtlar’ yaratmaktadır.

Her türlü yöntemi, insanı öldürmeyi, doğayı ifsat etmeyi egemenliğinin inşası için ‘doğal hak’ olarak gören küresel sömürü düzeni tarafından, biyopolitik sınırlar içinde ilan edilen ‘olağanüstü hal’ ile ‘dehşete ve korkuya düşürülerek direnme hakkı ortadan kaldırılmış’, bilinci, belleği, duyguları, sevinci, kederi, heyecanları, kişiliği, ümitleri, hayalleri, dili yok edilip ‘mankurtlaştırılarak’ sistemin ihtiyaçları doğrultusunda “yeniden icat edilen” ‘insan’; kendisi için belirlenmiş temel biyolojik niteliklere indirgenmiş hayatıyla, ölünün yıkayıcısına teslim oluşu gibi neredeyse hareketsiz bir “biyokütle” haline gelen ‘canlı cenazedir’ artık.

Oysa ‘yaşamak umurunda olmalı’ insanın ve bu ‘ısmarlama hayatı bırakmalıdır.’

MEHMET AKTAŞGİL [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Aktaşgil - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Manşet Aydın Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Manşet Aydın hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Manşet Aydın editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Manşet Aydın değil haberi geçen ajanstır.



Aydin Markaları

Manşet Aydın, Aydin ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (256) 315 77 79
Reklam bilgi